Edatlar (Prepositions) Rehberi — YÖKDİL Sağlık

Cloze test, cümle tamamlama ve çeviri sorularının en sık test edilen konusu. 7 kategori, 40+ akademik/tıbbi edat kalıbı, her biri için tıp diliyle en az 10 açıklamalı örnek.

← Edatlar Konusuna Dön

Edat Kategorileri — Mantık Haritası

Altın Kural: YÖKDİL edat sorusu çoğunlukla tekil edat bilgisi değil, eşdizim (collocation) bilgisidir. associated with, depend on, result in gibi kalıpları ezbere bilmek gerekir. Boşluğu görünce hemen fiil/sıfat/isim → edat köprüsünü kontrol et.

Zaman Yer & Yön Fiil+Edat Sıfat+Edat İsim+Edat Akademik Karıştırılan
1. Zaman Edatları HIGH FREQUENCY
Bir olayın ne zaman gerçekleştiğini, ne kadar sürdüğünü veya ne zamana kadar devam ettiğini gösterir. Cloze test soruları çok sık zaman edatı sorar.
at -de, -da (saat, tam nokta) saat, spesifik zaman
Kullanım: Kesin saat, öğün, belirli anlar için: at 8 a.m., at noon, at night, at the moment, at present.
at + [saat / spesifik zaman noktası]
🩺 Tıp Diliyle 10 Örnek
  1. The patient's temperature was recorded at 6 a.m. and again at midnight.Hastanın ateşi sabah 6'da ve gece yarısı yeniden ölçüldü.
  2. Blood pressure tends to rise at the moment of waking.Kan basıncı uyanma anında yükselme eğilimindedir.
  3. Painkillers are usually administered at regular intervals.Ağrı kesiciler genellikle düzenli aralıklarla verilir.
  4. Seizures often occur at night in this form of epilepsy.Epilepsinin bu biçiminde nöbetler sıklıkla gece görülür.
  5. The surgery is scheduled at 9 o'clock tomorrow morning.Ameliyat yarın sabah saat 9'a planlanmıştır.
  6. At the moment, the ward has no available beds.Şu anda serviste boş yatak bulunmuyor.
  7. The vaccine is most effective when given at the recommended age.Aşı, önerilen yaşta yapıldığında en etkilidir.
  8. Insulin should be taken at mealtimes for optimal glucose control.Optimal glukoz kontrolü için insülin öğün saatlerinde alınmalıdır.
  9. Cardiac arrests are most common at the beginning of the day.Kalp durmaları en sık günün başında görülür.
  10. The nurse checks vital signs at two-hour intervals.Hemşire hayati bulguları iki saatlik aralıklarla kontrol eder.
on -de, -da (gün, tarih) gün, tarih
Kullanım: Gün adları, tarihler ve belirli günler için: on Monday, on 12 May, on his birthday, on arrival.
on + [gün / tarih / özel gün]
🩺 Tıp Diliyle 10 Örnek
  1. The patient was admitted on 3 April 2024 with severe chest pain.Hasta, şiddetli göğüs ağrısıyla 3 Nisan 2024'te yatırıldı.
  2. Blood samples are collected on Mondays and Thursdays.Kan örnekleri Pazartesi ve Perşembe günleri alınır.
  3. On arrival at the emergency department, oxygen was immediately administered.Acil servise varır varmaz derhal oksijen uygulandı.
  4. The clinic is closed on public holidays.Klinik resmi tatillerde kapalıdır.
  5. Vaccination day is observed on the second Sunday of every month.Aşı günü her ayın ikinci Pazar günü yapılır.
  6. The surgeon operates on weekdays only.Cerrah yalnızca hafta içi ameliyat yapar.
  7. Follow-up scans are performed on the seventh post-operative day.Kontrol taramaları ameliyat sonrası yedinci günde yapılır.
  8. The child was born prematurely on the 32nd week of pregnancy.Çocuk, gebeliğin 32. haftasında erken doğdu.
  9. The trial began on 1 January and lasted six months.Deneme 1 Ocak'ta başladı ve altı ay sürdü.
  10. Insulin doses are reviewed on every clinic visit.İnsülin dozları her klinik ziyaretinde gözden geçirilir.
in -de, -da (ay, yıl, yüzyıl, mevsim) uzun zaman dilimi
Kullanım: Ay, yıl, yüzyıl, mevsim ve genel zaman dilimleri için: in July, in 2020, in the 20th century, in winter, in the morning.
in + [ay/yıl/mevsim/genel zaman dilimi]
🩺 Tıp Diliyle 10 Örnek
  1. Penicillin was discovered in 1928 by Alexander Fleming.Penisilin 1928'de Alexander Fleming tarafından keşfedildi.
  2. Influenza cases peak in winter across the northern hemisphere.Grip vakaları kuzey yarıkürede kışın zirveye ulaşır.
  3. The number of transplants performed in the last decade has doubled.Son on yılda yapılan nakil sayısı iki katına çıkmıştır.
  4. Symptoms usually appear in the early morning.Belirtiler genellikle sabahın erken saatlerinde ortaya çıkar.
  5. The vaccine campaign is scheduled in October.Aşı kampanyası ekim ayında planlanmıştır.
  6. In the 21st century, cancer treatment has become far more personalised.21. yüzyılda kanser tedavisi çok daha kişiselleşmiştir.
  7. Chronic pain often worsens in the evening.Kronik ağrı sıklıkla akşam saatlerinde şiddetlenir.
  8. MRI became widely available in the 1980s.MR 1980'lerde yaygın olarak kullanılmaya başlandı.
  9. Blood glucose levels are typically lowest in the early hours.Kan şekeri düzeyleri tipik olarak sabahın erken saatlerinde en düşüktür.
  10. Antibiotic resistance has risen sharply in recent years.Antibiyotik direnci son yıllarda keskin biçimde artmıştır.
for / since -dir (süre) / -den beri (başlangıç) süre — perfect tense ile
Kullanım: for + süre uzunluğu (five days, two years); since + başlangıç noktası (2020, last month, Monday). İkisi de present perfect ile kullanılır.
for + [süre miktarı]  /  since + [başlangıç noktası]
YAYGIN HATA: "since two days" yanlış — süre için "for" kullanılır: for two days. "since Monday" doğru.
🩺 Tıp Diliyle 10 Örnek
  1. The patient has been on dialysis for three years.Hasta üç yıldır diyalize giriyor.
  2. She has suffered from asthma since childhood.Çocukluğundan beri astım hastasıdır.
  3. Symptoms had persisted for two weeks before he sought treatment.Tedavi aramadan önce belirtiler iki hafta boyunca sürmüştü.
  4. He has been taking metformin since 2019.2019'dan beri metformin alıyor.
  5. Antibiotic use has been increasing for decades.Antibiyotik kullanımı onlarca yıldır artıyor.
  6. The wound has been healing steadily since the last dressing change.Son pansuman değişiminden bu yana yara istikrarlı biçimde iyileşiyor.
  7. The tumour has been stable for six months.Tümör altı aydır stabil kalmaktadır.
  8. Vaccination rates have declined since the recent misinformation campaign.Son yanıltıcı bilgi kampanyasından bu yana aşılama oranları düşmüştür.
  9. She has been in remission for five years now.Beş yıldır remisyondadır.
  10. Blood pressure has remained under control since he started the new medication.Yeni ilacı almaya başladığından beri tansiyonu kontrol altındadır.
by / until (till) -e kadar (son tarih) / -e kadar (o zamana dek süren) bitiş noktası
Kullanım: by = en geç, o tarihe kadar bitmiş olacak (deadline). until = o zamana kadar devam eden. Farkı kavramak kritik.
by + [son tarih]  /  until + [devam süresi]
KARIŞTIRMA: "Take this pill by Friday" (Cuma'ya kadar bir kez al) ≠ "Take this pill until Friday" (Cuma gününe kadar HER GÜN al).
🩺 Tıp Diliyle 10 Örnek
  1. The test results will be ready by Friday afternoon.Test sonuçları en geç Cuma öğleden sonra hazır olacak.
  2. Continue the antibiotics until the full course is completed.Kür tamamen bitene kadar antibiyotiklere devam edin.
  3. Blood samples must be delivered by 10 a.m. to be processed the same day.Kan örnekleri aynı gün işlenmek üzere en geç saat 10'a kadar teslim edilmelidir.
  4. The patient remained in intensive care until her vital signs stabilised.Hasta, hayati bulguları stabilleşene kadar yoğun bakımda kaldı.
  5. By the time the ambulance arrived, the patient had lost consciousness.Ambulans geldiğinde hasta artık bilincini yitirmişti.
  6. Fasting must continue until the blood glucose test is performed.Kan şekeri testi yapılana kadar açlık sürmelidir.
  7. The wound should be checked daily until the stitches are removed.Dikişler alınana kadar yara her gün kontrol edilmelidir.
  8. All patients must be discharged by midday to make room for new admissions.Yeni yatışlara yer açmak için tüm hastalar en geç öğlene kadar taburcu edilmelidir.
  9. Radiotherapy sessions continue until the tumour shrinks to a safe size.Tümör güvenli boyuta kadar küçülene dek radyoterapi seansları sürer.
  10. The vaccine must be administered by the age of one for full protection.Tam koruma için aşı en geç bir yaşına kadar uygulanmalıdır.
during / within / from ... to süresince / içinde / -den -e kadar süre içi
Kullanım: during + isim (süresince); within = belirli bir sürenin içinde; from A to B = başlangıçtan bitişe aralık.
during + [isim]; within + [süre]; from [X] to [Y]
🩺 Tıp Diliyle 10 Örnek
  1. Blood pressure is closely monitored during anaesthesia.Anestezi sırasında kan basıncı yakından izlenir.
  2. Symptoms usually resolve within 48 hours of starting treatment.Belirtiler genellikle tedaviye başlandıktan sonraki 48 saat içinde geçer.
  3. During pregnancy, drug metabolism can change significantly.Gebelik sırasında ilaç metabolizması belirgin biçimde değişebilir.
  4. The child's temperature rose from 37°C to 40°C in a single hour.Çocuğun ateşi bir saat içinde 37°C'den 40°C'ye yükseldi.
  5. The wound must be checked within the first 24 hours after surgery.Yara, ameliyattan sonraki ilk 24 saat içinde kontrol edilmelidir.
  6. The patient's condition worsened during the night.Hastanın durumu gece boyunca kötüleşti.
  7. Radiotherapy is usually administered from Monday to Friday for six weeks.Radyoterapi genellikle altı hafta boyunca Pazartesi'den Cuma'ya uygulanır.
  8. Within three days of vaccination, mild fever may occur.Aşılamadan sonraki üç gün içinde hafif ateş görülebilir.
  9. Insulin should not be exposed to high temperatures during transport.İnsülin, taşıma sırasında yüksek sıcaklıklara maruz kalmamalıdır.
  10. Blood glucose typically rises from baseline to a peak two hours after eating.Kan şekeri tipik olarak yemekten iki saat sonra bazalden zirveye çıkar.
2. Yer & Yön Edatları
Nesnenin nerede olduğunu veya hangi yöne hareket ettiğini gösterir. Tıbbi bağlamda hasta pozisyonları, organ konumları ve girişim yolları için sık geçer.
in (yer) içinde, -de kapalı alan/hacim
Kullanım: Kapalı alan, hacim, ülke, şehir, oda için: in the hospital, in the lungs, in Turkey.
in + [kapalı alan / bölge]
🩺 Tıp Diliyle 10 Örnek
  1. Fluid accumulation was detected in the pleural cavity.Plevral boşlukta sıvı birikimi saptandı.
  2. The bacteria were cultured in a sterile laboratory.Bakteriler steril bir laboratuvarda üretildi.
  3. The tumour was located in the right lung.Tümör sağ akciğerde yerleşmişti.
  4. Blood samples are stored in a freezer at -20°C.Kan örnekleri -20°C'de bir dondurucuda saklanır.
  5. The patient was hospitalised in the cardiology ward.Hasta kardiyoloji servisinde yatırıldı.
  6. Inflammation was observed in the joint capsule.Eklem kapsülünde iltihaplanma gözlendi.
  7. The clot formed in the pulmonary artery.Pıhtı, pulmoner arterde oluşmuştu.
  8. Insulin is produced in the pancreas.İnsülin pankreasta üretilir.
  9. The infection spread in the intensive care unit.Enfeksiyon yoğun bakım ünitesinde yayıldı.
  10. Cancer prevalence is higher in industrialised countries.Kanser sıklığı sanayileşmiş ülkelerde daha yüksektir.
at (yer) -de (nokta, kurum) nokta/kurum
Kullanım: Belirli bir nokta, kurum veya adres için: at the clinic, at the hospital entrance, at home.
at + [nokta / kurum]
🩺 Tıp Diliyle 10 Örnek
  1. The nurse waited at the reception desk.Hemşire resepsiyonda bekledi.
  2. The child was diagnosed at the paediatric clinic.Çocuğa çocuk kliniğinde tanı kondu.
  3. Symptoms first appeared at the age of forty.Belirtiler ilk olarak kırk yaşında ortaya çıktı.
  4. The patient collapsed at the entrance of the emergency room.Hasta, acil servis girişinde yere yığıldı.
  5. Blood pressure was measured at each visit.Her ziyarette kan basıncı ölçüldü.
  6. The lab technician works at a private laboratory.Laboratuvar teknisyeni özel bir laboratuvarda çalışıyor.
  7. The infection was contained at its source.Enfeksiyon kaynağında kontrol altına alındı.
  8. Vaccination is available at all family health centres.Aşılama tüm aile sağlığı merkezlerinde mevcuttur.
  9. The scan was performed at the imaging department.Görüntüleme, görüntüleme bölümünde yapıldı.
  10. The child was born at home unexpectedly.Çocuk beklenmedik şekilde evde doğdu.
on (yer) üstünde, -de yüzey/temas
Kullanım: Yüzey üzerinde, temas halinde: on the skin, on the table, on the left side.
on + [yüzey / cihaz üzerinde]
🩺 Tıp Diliyle 10 Örnek
  1. The rash appeared on the patient's neck and arms.Döküntü hastanın boyun ve kollarında ortaya çıktı.
  2. The instrument tray was placed on the surgical trolley.Alet tepsisi ameliyat arabasının üstüne yerleştirildi.
  3. The scar remained visible on the abdomen.İz karında görünür kaldı.
  4. The patient was placed on mechanical ventilation.Hasta mekanik ventilasyona alındı.
  5. Findings were noted on the MRI report.Bulgular MR raporunda kaydedildi.
  6. The tumour was located on the left side of the liver.Tümör karaciğerin sol tarafında bulundu.
  7. Pressure ulcers often develop on bony prominences.Bası yaraları sıklıkla kemik çıkıntıları üzerinde gelişir.
  8. The nurse recorded the readings on the chart.Hemşire ölçümleri çizelgeye kaydetti.
  9. Insulin acts on cell membranes to allow glucose entry.İnsülin, glukozun içeri girmesini sağlamak için hücre zarları üzerinde etki eder.
  10. The patient has been on a strict low-salt diet for two months.Hasta iki aydır katı bir düşük tuzlu diyet uygulamaktadır.
into / onto / out of içine / üstüne / dışına yön / hareket
Kullanım: into = içeriye doğru hareket; onto = üstüne yerleşim; out of = dışarı çıkış.
into + [hedef içeri]; onto + [yüzey]; out of + [kaynak]
🩺 Tıp Diliyle 10 Örnek
  1. The needle was inserted into the vein carefully.İğne damara dikkatle sokuldu.
  2. The patient was lifted onto the operating table.Hasta ameliyat masasına kaldırıldı.
  3. Blood was drawn out of the arm for testing.Test için koldan kan alındı.
  4. The medication was injected into the muscle.İlaç kas içine enjekte edildi.
  5. The tumour had grown into the surrounding tissue.Tümör çevre dokuya doğru büyümüştü.
  6. The infant was placed onto the mother's chest for bonding.Bebek, bağ kurmak için annenin göğsüne yerleştirildi.
  7. The patient was pulled out of the burning car by rescuers.Hasta, kurtarma ekibi tarafından yanan araçtan çıkarıldı.
  8. The medicine flows into the bloodstream within minutes.İlaç, dakikalar içinde kan dolaşımına karışır.
  9. Insulin diffuses into the cells to lower glucose.İnsülin, glukozu düşürmek için hücrelerin içine yayılır.
  10. Toxins are filtered out of the blood by the kidneys.Toksinler böbrekler tarafından kandan süzülüp uzaklaştırılır.
through / across / between / among içinden / karşıdan karşıya / arasında / arasında geçiş / yerleşim
Kullanım: through = bir şeyin içinden geçmek; across = karşı tarafa; between = iki nesne arasında; among = üç veya daha fazla arasında.
through/across + [engel/alan]; between + [iki]; among + [üç+ / grup]
🩺 Tıp Diliyle 10 Örnek
  1. Oxygen passes through the alveolar wall into the blood.Oksijen, alveol duvarından geçerek kana karışır.
  2. The virus spread across the continent within weeks.Virüs, haftalar içinde kıtanın karşı yakalarına yayıldı.
  3. There is a strong link between smoking and lung cancer.Sigara ile akciğer kanseri arasında güçlü bir bağ vardır.
  4. Diabetes is common among older adults.Diyabet yaşlı yetişkinler arasında yaygındır.
  5. The catheter was passed through the urethra.Kateter üretra içinden geçirildi.
  6. Vaccination rates vary widely among different regions.Aşılama oranları farklı bölgeler arasında büyük farklılıklar gösterir.
  7. Blood flows through the arteries under high pressure.Kan, atardamarlardan yüksek basınç altında akar.
  8. The relationship between obesity and diabetes is well established.Obezite ile diyabet arasındaki ilişki iyi tanımlanmıştır.
  9. The infection travelled across the wound margins into deeper tissue.Enfeksiyon, yara sınırlarını aşarak daha derin dokuya ulaştı.
  10. Mental health disorders are increasingly common among young adults.Ruh sağlığı bozuklukları genç yetişkinler arasında giderek yaygınlaşmaktadır.
3. Fiil + Edat Kalıpları EN SIK
YÖKDİL Sağlık'ta cloze test ve cümle tamamlama sorularının belkemiği. Fiili edatıyla birlikte tek bir kalıp olarak ezberlemek gerekir.
depend on / upon -e bağlı olmak V + PREP
Kullanım: "Rely on" ile aynı anlamdadır. "Upon" daha resmî.
depend on + [isim / -ing]
🩺 Tıp Diliyle 10 Örnek
  1. The success of the operation depends on the patient's overall health.Ameliyatın başarısı hastanın genel sağlığına bağlıdır.
  2. Recovery time depends on age, immunity and underlying disease.İyileşme süresi yaşa, bağışıklığa ve altta yatan hastalığa bağlıdır.
  3. Treatment choice depends on the stage of the cancer.Tedavi seçimi kanserin evresine bağlıdır.
  4. The dose depends on body weight and kidney function.Doz vücut ağırlığına ve böbrek işlevine bağlıdır.
  5. Antibody response depends on the patient's immune status.Antikor yanıtı hastanın bağışıklık durumuna bağlıdır.
  6. The reliability of the test depends upon proper sample collection.Testin güvenilirliği örneğin uygun biçimde alınmasına bağlıdır.
  7. Prognosis largely depends on early detection.Prognoz büyük ölçüde erken teşhise bağlıdır.
  8. The vaccine's effectiveness depends on proper cold-chain storage.Aşının etkinliği uygun soğuk zincir saklamasına bağlıdır.
  9. Blood pressure control depends on both medication and lifestyle changes.Kan basıncı kontrolü hem ilaca hem de yaşam tarzı değişikliklerine bağlıdır.
  10. Surgical outcomes often depend upon the experience of the team.Cerrahi sonuçlar çoğu zaman ekibin deneyimine bağlıdır.
suffer from -den muzdarip olmak, -e yakalanmak V + PREP
Kullanım: Kronik veya ciddi hastalıklar için kullanılır. Hafif rahatsızlıklar için "have" tercih edilir.
suffer from + [hastalık adı]
🩺 Tıp Diliyle 10 Örnek
  1. Millions of people worldwide suffer from chronic pain.Dünya çapında milyonlarca insan kronik ağrıdan muzdariptir.
  2. She has suffered from migraines since her teenage years.Ergenlik yıllarından beri migren çekiyor.
  3. Patients with autoimmune disorders often suffer from chronic fatigue.Otoimmün bozukluğu olan hastalar sıklıkla kronik yorgunluk yaşar.
  4. Older adults are more likely to suffer from osteoporosis.Yaşlı yetişkinlerin osteoporoza yakalanma olasılığı daha yüksektir.
  5. Many veterans suffer from post-traumatic stress disorder.Birçok gazi travma sonrası stres bozukluğundan muzdariptir.
  6. Individuals who suffer from diabetes must monitor blood glucose daily.Diyabet hastası bireyler kan şekerini her gün izlemek zorundadır.
  7. Children born prematurely may suffer from developmental delays.Erken doğan çocuklar gelişimsel gecikmeler yaşayabilir.
  8. Patients on chemotherapy often suffer from nausea and hair loss.Kemoterapi alan hastalar sıklıkla bulantı ve saç dökülmesi yaşar.
  9. Adults over 60 are more susceptible to suffering from heart disease.60 yaş üstü yetişkinler kalp hastalığına yakalanmaya daha yatkındır.
  10. Many patients suffer from side effects even when the drug is well tolerated.Birçok hasta, ilaç iyi tolere edilse bile yan etkiler yaşar.
respond to -e yanıt vermek, tepki vermek V + PREP
Kullanım: Bir tedaviye, uyarıcıya veya olaya verilen cevap için.
respond to + [tedavi / uyarıcı / durum]
🩺 Tıp Diliyle 10 Örnek
  1. The tumour responded to chemotherapy within four weeks.Tümör dört hafta içinde kemoterapiye yanıt verdi.
  2. Not all patients respond to the same medication in the same way.Tüm hastalar aynı ilaca aynı şekilde yanıt vermez.
  3. The infection failed to respond to standard antibiotics.Enfeksiyon standart antibiyotiklere yanıt vermedi.
  4. The child responded to painful stimuli, indicating intact neurological function.Çocuk ağrılı uyarana yanıt verdi; bu durum nörolojik işlevin korunduğunu gösterdi.
  5. The immune system quickly responds to foreign invaders.Bağışıklık sistemi yabancı istilacılara hızla tepki verir.
  6. Many patients respond well to talk therapy alongside medication.Birçok hasta ilaçla birlikte uygulanan konuşma terapisine iyi yanıt verir.
  7. The heart rate responds to changes in body temperature.Kalp atım hızı vücut ısısındaki değişimlere yanıt verir.
  8. The vaccine causes the body to respond to a harmless form of the pathogen.Aşı, vücudun patojenin zararsız bir biçimine yanıt vermesini sağlar.
  9. Blood pressure did not respond to the initial medication.Tansiyon, ilk verilen ilaca yanıt vermedi.
  10. Early-stage cancers respond to treatment far better than advanced ones.Erken evre kanserler tedaviye ilerlemiş olanlardan çok daha iyi yanıt verir.
protect against / from -e karşı korumak V + PREP
Kullanım: İkisi de "korumak" anlamındadır. against genellikle bir tehditten aktif korunma; from zarardan uzaklaştırma anlamındadır.
protect against/from + [tehdit / hastalık]
🩺 Tıp Diliyle 10 Örnek
  1. Vaccines protect against many life-threatening diseases.Aşılar hayati tehlikesi olan birçok hastalığa karşı korur.
  2. Regular hand washing protects from common infections.Düzenli el yıkama yaygın enfeksiyonlardan korur.
  3. Sunscreen protects against harmful ultraviolet radiation.Güneş kremi zararlı ultraviyole radyasyonuna karşı korur.
  4. A balanced diet protects against cardiovascular disease.Dengeli beslenme kardiyovasküler hastalığa karşı korur.
  5. The vitamin supplements protect against deficiency anaemia.Vitamin takviyeleri eksiklik anemisine karşı korur.
  6. Antibiotics cannot protect against viral infections.Antibiyotikler viral enfeksiyonlara karşı koruyamaz.
  7. The immune system protects the body from harmful pathogens.Bağışıklık sistemi vücudu zararlı patojenlerden korur.
  8. Wearing masks protects healthcare workers from airborne infections.Maske takmak sağlık çalışanlarını hava yoluyla yayılan enfeksiyonlardan korur.
  9. Certain foods may protect against certain types of cancer.Bazı besinler belirli kanser türlerine karşı koruyucu olabilir.
  10. Fluoride protects teeth from decay.Florür dişleri çürükten korur.
comply with / adhere to -e uymak, riayet etmek V + PREP
Kullanım: Kural, protokol, tedavi planı ya da rejim için. "Follow" ile eş anlamlıdır ama daha resmî.
comply with + [kural]; adhere to + [protokol/tedavi]
🩺 Tıp Diliyle 10 Örnek
  1. All staff must comply with the strict hand hygiene protocol.Tüm personel katı el hijyeni protokolüne uymalıdır.
  2. Patients who adhere to their medication regime have better outcomes.İlaç rejimine uyan hastaların sonuçları daha iyi olur.
  3. Failure to comply with safety rules can put lives at risk.Güvenlik kurallarına uymamak hayatları riske atabilir.
  4. The pharmacist reminded the patient to adhere to the prescribed schedule.Eczacı, hastaya reçete edilen programa uyması gerektiğini hatırlattı.
  5. Hospitals must comply with national infection-control standards.Hastaneler ulusal enfeksiyon kontrol standartlarına uymak zorundadır.
  6. The clinical trial complied with all ethical guidelines.Klinik deneme tüm etik kılavuzlara uygun yapıldı.
  7. Diabetic patients who adhere to a low-carbohydrate diet see improved control.Düşük karbonhidratlı diyete uyan diyabet hastaları daha iyi kontrol sağlar.
  8. Tuberculosis treatment fails when patients fail to adhere to the six-month course.Hastalar altı aylık tedaviye uymadığında tüberküloz tedavisi başarısız olur.
  9. Manufacturers must comply with the pharmaceutical quality standards.Üreticiler ilaç kalite standartlarına uymak zorundadır.
  10. Poor adherence to medication is a leading cause of treatment failure.İlaca uyumun kötü olması tedavi başarısızlığının başlıca nedenidir.
differ from / in -den farklı olmak / -de farklılık göstermek V + PREP
Kullanım: differ from = birinden farklı olmak; differ in = hangi konuda/hangi yönden farklı olduğunu belirtir.
A differs from B (in [alan])
🩺 Tıp Diliyle 10 Örnek
  1. Viruses differ from bacteria in that they require a host cell to replicate.Virüsler, çoğalmak için bir konak hücreye ihtiyaç duymaları bakımından bakterilerden farklıdır.
  2. Type 1 diabetes differs from Type 2 in its cause and treatment.Tip 1 diyabet, nedeni ve tedavisi bakımından Tip 2'den farklıdır.
  3. The two drugs differ in both their mode of action and their side effects.İki ilaç hem etki biçimi hem de yan etkileri bakımından farklılık gösterir.
  4. Symptoms may differ from patient to patient.Belirtiler hastadan hastaya farklılık gösterebilir.
  5. Vaccines differ from antibiotics in that they prevent rather than treat.Aşılar, tedavi etmek yerine önlemesi bakımından antibiyotiklerden farklıdır.
  6. The new therapy differs from traditional chemotherapy in targeting only cancer cells.Yeni tedavi, yalnızca kanser hücrelerini hedef alması bakımından geleneksel kemoterapiden farklıdır.
  7. The two hospitals differ in their approach to pain management.İki hastane ağrı yönetimindeki yaklaşımları bakımından farklıdır.
  8. Children's dosages differ from adult dosages.Çocuk dozları yetişkin dozlarından farklıdır.
  9. MRI differs from CT in using magnetic fields instead of radiation.MR, radyasyon yerine manyetik alan kullanması bakımından BT'den farklıdır.
  10. Male and female patients often differ in their response to certain drugs.Erkek ve kadın hastalar bazı ilaçlara verdikleri yanıt bakımından sıklıkla farklılık gösterir.
result in / from ile sonuçlanmak / -den kaynaklanmak V + PREP — YÖN ÖNEMLI
Kullanım: result IN = ileriye doğru sonuç doğurmak (sebep → sonuç); result FROM = geriye doğru kaynaklanmak (sonuç ← sebep). Yönü karıştırma.
Cause results IN Effect  |  Effect results FROM Cause
YAYGIN SINAV HATASI: "Cancer results in smoking" YANLIŞ. Doğru: "Smoking results in cancer" veya "Cancer results from smoking".
🩺 Tıp Diliyle 10 Örnek
  1. Long-term smoking often results in chronic obstructive pulmonary disease.Uzun süreli sigara kullanımı sıklıkla kronik obstrüktif akciğer hastalığıyla sonuçlanır.
  2. Many hospital-acquired infections result from poor hygiene practices.Hastane kökenli enfeksiyonların çoğu kötü hijyen uygulamalarından kaynaklanır.
  3. Uncontrolled diabetes can result in severe kidney damage.Kontrolsüz diyabet ciddi böbrek hasarıyla sonuçlanabilir.
  4. Antibiotic resistance results from the overuse of these drugs.Antibiyotik direnci, bu ilaçların aşırı kullanımından kaynaklanır.
  5. Prolonged sun exposure may result in skin cancer.Uzun süreli güneş maruziyeti cilt kanseriyle sonuçlanabilir.
  6. Most cases of food poisoning result from improper food storage.Gıda zehirlenmelerinin çoğu, gıdanın uygunsuz saklanmasından kaynaklanır.
  7. Missing insulin doses may result in life-threatening ketoacidosis.İnsülin dozlarını atlamak, hayati tehlike arz eden ketoasidoza yol açabilir.
  8. Blindness in diabetics often results from retinal damage.Diyabetiklerde körlük çoğunlukla retinal hasardan kaynaklanır.
  9. Vaccination has resulted in the near-eradication of smallpox.Aşılama, çiçek hastalığının neredeyse yok edilmesiyle sonuçlanmıştır.
  10. Many strokes result from untreated hypertension.İnmelerin çoğu tedavi edilmeyen hipertansiyondan kaynaklanır.
lead to / contribute to -e yol açmak / -e katkıda bulunmak V + PREP
Kullanım: lead to = doğrudan sonuç; contribute to = birden fazla etken arasından biri olarak katkı yapmak.
lead to / contribute to + [sonuç]
🩺 Tıp Diliyle 10 Örnek
  1. Untreated hypertension can lead to heart failure.Tedavi edilmeyen hipertansiyon kalp yetmezliğine yol açabilir.
  2. Poor diet contributes to the development of Type 2 diabetes.Kötü beslenme, Tip 2 diyabet gelişimine katkıda bulunur.
  3. Regular exercise contributes to better cardiovascular health.Düzenli egzersiz daha iyi kardiyovasküler sağlığa katkıda bulunur.
  4. Overprescribing antibiotics leads to resistant infections.Antibiyotiklerin aşırı reçetelendirilmesi dirençli enfeksiyonlara yol açar.
  5. Air pollution significantly contributes to respiratory disease.Hava kirliliği solunum yolu hastalığına belirgin katkıda bulunur.
  6. Early diagnosis often leads to successful treatment.Erken tanı çoğunlukla başarılı tedaviye yol açar.
  7. Genetic predisposition contributes to the risk of breast cancer.Genetik yatkınlık meme kanseri riskine katkıda bulunur.
  8. Excessive alcohol consumption leads to liver cirrhosis.Aşırı alkol tüketimi karaciğer sirozuna yol açar.
  9. Stress can contribute to a wide range of physical illnesses.Stres pek çok fiziksel hastalığa katkıda bulunabilir.
  10. Poor sleep habits lead to weakened immunity over time.Kötü uyku alışkanlıkları zamanla bağışıklığın zayıflamasına yol açar.
refer to -e sevk etmek, -den bahsetmek, -e atıfta bulunmak V + PREP
Kullanım: Hastayı bir uzmana sevk etmek; bir konudan söz etmek; bir kaynaktan alıntı yapmak.
refer + [hasta / konu] + to + [uzman / kaynak]
🩺 Tıp Diliyle 10 Örnek
  1. The family physician referred the patient to a cardiologist.Aile hekimi hastayı bir kardiyoloğa sevk etti.
  2. The report refers to a recent study on flu vaccination.Rapor, yakın tarihli bir grip aşılaması çalışmasına atıfta bulunmaktadır.
  3. The child was referred to paediatric oncology for further evaluation.Çocuk, ileri değerlendirme için çocuk onkolojisine sevk edildi.
  4. The nurse referred to the patient's chart before administering the drug.Hemşire, ilacı vermeden önce hastanın çizelgesine baktı.
  5. These symptoms often refer to an underlying autoimmune condition.Bu belirtiler çoğu zaman altta yatan bir otoimmün duruma işaret eder.
  6. Please refer to the WHO guidelines for updated recommendations.Güncel öneriler için lütfen DSÖ kılavuzlarına bakın.
  7. The GP referred her to a mental health specialist for further support.Aile hekimi, daha fazla destek için onu bir ruh sağlığı uzmanına sevk etti.
  8. The abbreviation "MRI" refers to magnetic resonance imaging."MRI" kısaltması manyetik rezonans görüntüleme anlamına gelir.
  9. The physician referred to the latest clinical trial in her presentation.Hekim, sunumunda en son klinik denemeye atıfta bulundu.
  10. Any suspected malignancy should be referred to an oncologist immediately.Malignite şüphesi olan her durum derhal bir onkoloğa sevk edilmelidir.
cope with / deal with -le başa çıkmak, -i ele almak V + PREP
Kullanım: Zor bir durumu, hastalığı veya problemi ele almak / yönetmek için.
cope with / deal with + [problem / hastalık]
🩺 Tıp Diliyle 10 Örnek
  1. The patient found it difficult to cope with the diagnosis of cancer.Hasta, kanser tanısıyla başa çıkmakta zorlandı.
  2. Nurses learn to deal with emergencies calmly and efficiently.Hemşireler acil durumlarla sakin ve verimli şekilde başa çıkmayı öğrenir.
  3. Support groups help families cope with chronic illness.Destek grupları ailelerin kronik hastalıkla başa çıkmasına yardımcı olur.
  4. The hospital was overwhelmed and struggled to deal with the outbreak.Hastane bunaldı ve salgınla başa çıkmakta zorlandı.
  5. Yoga can help patients cope with stress and chronic pain.Yoga, hastaların stres ve kronik ağrıyla başa çıkmasına yardımcı olabilir.
  6. Psychiatrists deal with a wide range of mental health disorders.Psikiyatristler geniş yelpazede ruh sağlığı bozukluklarıyla ilgilenir.
  7. Children often need extra help to cope with the loss of a parent.Çocuklar bir ebeveyni kaybetmekle başa çıkmak için sıklıkla ek desteğe ihtiyaç duyar.
  8. The ward was too small to deal with the sudden rise in admissions.Servis, yatışlardaki ani artışla baş edemeyecek kadar küçüktü.
  9. Learning healthy coping strategies helps individuals cope with anxiety.Sağlıklı başa çıkma stratejileri öğrenmek, bireylerin anksiyeteyle başa çıkmasına yardımcı olur.
  10. Palliative care teams deal with the emotional needs of terminally ill patients.Palyatif bakım ekipleri, ölümcül hastalığı olan hastaların duygusal ihtiyaçlarıyla ilgilenir.
interfere with -e müdahale etmek, -i olumsuz etkilemek V + PREP
Kullanım: Bir sürecin veya işlevin engellenmesi. Özellikle ilaç etkileşimleri için sık kullanılır.
interfere with + [süreç / işlev / ilaç]
🩺 Tıp Diliyle 10 Örnek
  1. Certain foods can interfere with the absorption of medication.Bazı besinler ilacın emilimini olumsuz etkileyebilir.
  2. Grapefruit juice may interfere with the metabolism of certain drugs.Greyfurt suyu bazı ilaçların metabolizmasını olumsuz etkileyebilir.
  3. Chronic pain often interferes with sleep and daily activities.Kronik ağrı sıklıkla uykuyu ve günlük etkinlikleri olumsuz etkiler.
  4. Radiation therapy can temporarily interfere with immune function.Radyoterapi bağışıklık işlevini geçici olarak olumsuz etkileyebilir.
  5. Antibiotics may interfere with the effectiveness of oral contraceptives.Antibiyotikler ağızdan alınan doğum kontrol haplarının etkisini olumsuz etkileyebilir.
  6. Alcohol strongly interferes with the action of many prescription drugs.Alkol, birçok reçeteli ilacın etkisini güçlü biçimde bozar.
  7. Poorly controlled diabetes interferes with wound healing.Kötü kontrollü diyabet yara iyileşmesini olumsuz etkiler.
  8. Loud noise in the ICU can interfere with patient recovery.Yoğun bakımda yüksek gürültü hasta iyileşmesini olumsuz etkileyebilir.
  9. The tumour was pressing on a nerve and interfering with movement.Tümör bir sinire baskı yapıyor ve harekete engel oluyordu.
  10. Anxiety can interfere with a patient's ability to make informed decisions.Anksiyete, hastanın bilinçli karar verme yeteneğini olumsuz etkileyebilir.
4. Sıfat + Edat Kalıpları
Sıfatlardan sonra gelen zorunlu edatlar. YÖKDİL çeviri ve sentence-completion sorularında sıkça test edilir.
responsible for -den sorumlu ADJ + PREP
Kullanım: Bir kişinin veya etkenin bir olaydan/sonuçtan sorumlu olması.
be responsible for + [sonuç/görev]
🩺 Tıp Diliyle 10 Örnek
  1. The senior nurse is responsible for supervising the entire ward.Baş hemşire tüm serviste denetimden sorumludur.
  2. Helicobacter pylori is responsible for most stomach ulcers.Helicobacter pylori mide ülserlerinin çoğundan sorumludur.
  3. The pancreas is responsible for insulin production.Pankreas insülin üretiminden sorumludur.
  4. Genetic mutations are often responsible for inherited disorders.Genetik mutasyonlar sıklıkla kalıtsal bozukluklardan sorumludur.
  5. Doctors are morally responsible for obtaining informed consent.Doktorlar bilgilendirilmiş onam almaktan ahlaki olarak sorumludur.
  6. The immune system is responsible for identifying and destroying pathogens.Bağışıklık sistemi patojenleri tanımlamaktan ve yok etmekten sorumludur.
  7. Sun exposure is largely responsible for premature skin ageing.Güneşe maruz kalma, erken cilt yaşlanmasının büyük ölçüde sorumlusudur.
  8. The anaesthesiologist is responsible for the patient's vital signs during surgery.Anestezist ameliyat sırasında hastanın hayati bulgularından sorumludur.
  9. Smoking is responsible for the majority of lung cancer cases.Sigara, akciğer kanseri vakalarının büyük çoğunluğundan sorumludur.
  10. Beta cells are responsible for regulating blood glucose.Beta hücreleri kan şekerinin düzenlenmesinden sorumludur.
associated with -le ilişkili, -le bağlantılı ADJ + PREP
Kullanım: Akademik yazının belkemiği. İki değişken arasındaki bağı ifade eder. "Linked to" ile eş anlamlıdır.
be associated with + [risk / faktör / bulgu]
🩺 Tıp Diliyle 10 Örnek
  1. Smoking is strongly associated with an increased risk of lung cancer.Sigara akciğer kanseri riskindeki artışla güçlü biçimde ilişkilidir.
  2. Obesity is associated with higher rates of Type 2 diabetes.Obezite daha yüksek Tip 2 diyabet oranlarıyla ilişkilidir.
  3. Certain viruses are associated with specific types of cancer.Bazı virüsler belirli kanser türleriyle ilişkilidir.
  4. Air pollution has been associated with respiratory illness in children.Hava kirliliği çocuklarda solunum yolu hastalığıyla ilişkilendirilmiştir.
  5. A high-sodium diet is associated with raised blood pressure.Yüksek sodyumlu diyet yüksek kan basıncıyla ilişkilidir.
  6. Prolonged screen time is associated with eye strain and headaches.Uzun süreli ekran maruziyeti göz yorgunluğu ve baş ağrısıyla ilişkilidir.
  7. Excessive alcohol consumption is associated with liver damage.Aşırı alkol tüketimi karaciğer hasarıyla ilişkilidir.
  8. Regular physical activity is associated with improved mental health.Düzenli fiziksel aktivite iyileşmiş ruh sağlığıyla ilişkilidir.
  9. Certain genes are associated with a higher risk of Alzheimer's.Bazı genler daha yüksek Alzheimer riskiyle ilişkilidir.
  10. Chronic stress has been associated with weakened immune function.Kronik stres zayıflamış bağışıklık işleviyle ilişkilendirilmiştir.
susceptible / prone / vulnerable to -e yatkın, savunmasız ADJ + PREP
Kullanım: Üçü de yakın anlamlıdır. Bir kişinin bir hastalığa veya duruma yakalanma olasılığının yüksek olduğunu belirtir.
be susceptible/prone/vulnerable to + [hastalık / durum]
🩺 Tıp Diliyle 10 Örnek
  1. Elderly patients are more susceptible to infections.Yaşlı hastalar enfeksiyonlara daha yatkındır.
  2. People with weakened immunity are highly vulnerable to pneumonia.Bağışıklığı zayıflamış kişiler zatürreye karşı son derece savunmasızdır.
  3. Athletes are prone to muscle and joint injuries.Sporcular kas ve eklem yaralanmalarına yatkındır.
  4. Children under five are particularly vulnerable to dehydration.Beş yaş altı çocuklar özellikle su kaybına karşı savunmasızdır.
  5. Patients on immunosuppressants are susceptible to opportunistic infections.Bağışıklık baskılayıcı alan hastalar fırsatçı enfeksiyonlara yatkındır.
  6. Smokers are more prone to respiratory complications after surgery.Sigara içenler ameliyat sonrası solunumsal komplikasyonlara daha yatkındır.
  7. Diabetic patients are susceptible to foot infections and slow wound healing.Diyabetli hastalar ayak enfeksiyonlarına ve yavaş yara iyileşmesine yatkındır.
  8. Older adults are prone to falls due to reduced balance.Yaşlı yetişkinler azalmış denge nedeniyle düşmeye yatkındır.
  9. Newborns are particularly vulnerable to temperature changes.Yeni doğanlar sıcaklık değişikliklerine karşı özellikle savunmasızdır.
  10. Individuals with a family history are more susceptible to breast cancer.Aile öyküsü olan bireyler meme kanserine daha yatkındır.
aware / capable / conscious of -in farkında / muktedir / bilincinde ADJ + PREP
Kullanım: Sıfat + "of" kalıbı. Kavram farkındalığı veya bilinç durumu.
be aware/capable/conscious of + [durum / yetenek]
🩺 Tıp Diliyle 10 Örnek
  1. The patient was fully aware of the risks of the operation.Hasta, ameliyatın risklerinin tamamen farkındaydı.
  2. Not all patients are capable of understanding complex medical information.Her hasta karmaşık tıbbi bilgiyi anlayabilecek yetkinlikte değildir.
  3. The patient became conscious of the surroundings within an hour of surgery.Hasta, ameliyattan sonra bir saat içinde çevresinin bilincine vardı.
  4. Doctors must be aware of possible drug interactions.Doktorlar olası ilaç etkileşimlerinin farkında olmalıdır.
  5. Modern imaging is capable of detecting tumours only a few millimetres in size.Modern görüntüleme yalnızca birkaç milimetre büyüklüğündeki tümörleri saptayabilir niteliktedir.
  6. Patients are often not aware of the early symptoms of hypertension.Hastalar sıklıkla hipertansiyonun erken belirtilerinin farkında değildir.
  7. The immune system is capable of distinguishing between self and non-self.Bağışıklık sistemi kendi ve yabancı hücreleri ayırt edebilme yetisine sahiptir.
  8. The patient remained conscious of her surroundings throughout the procedure.Hasta, işlem boyunca çevresinin bilincinde kaldı.
  9. The public should be aware of the warning signs of a stroke.Halk, inmenin uyarı işaretlerinin farkında olmalıdır.
  10. Nurses must be capable of responding rapidly to emergencies.Hemşireler acil durumlara hızla yanıt verebilecek yetkinlikte olmalıdır.
similar to / different from / equal to -e benzer / -den farklı / -e eşit ADJ + PREP — karşılaştırma
Kullanım: "Similar to" (benzer) her zaman "to" alır. "Different from" (İngiliz İngilizcesi tercih eder — Amerikan İngilizcesinde "different than" da kabul edilir). "Equal to" resmî kullanımda tercih edilir.
A is similar to B; A differs from B; A is equal to B
🩺 Tıp Diliyle 10 Örnek
  1. The symptoms are similar to those of the common flu.Belirtiler yaygın gribin belirtilerine benzerdir.
  2. The new drug is chemically different from its predecessor.Yeni ilaç kimyasal olarak selefinden farklıdır.
  3. The dose given to children is not equal to the adult dose.Çocuklara verilen doz yetişkin dozuna eşit değildir.
  4. This condition is similar to arthritis in its early stages.Bu durum erken aşamalarda artrite benzer.
  5. The prognosis is different from that of most other cancers.Prognozu diğer birçok kanserinkinden farklıdır.
  6. Type 1 and Type 2 diabetes may appear similar to each other but differ in cause.Tip 1 ve Tip 2 diyabet birbirine benzer görünebilir ama nedenleri farklıdır.
  7. The risk in these two groups is not equal to that in the general population.Bu iki gruptaki risk genel popülasyondakine eşit değildir.
  8. Cell structures in mammals are broadly similar to those in humans.Memelilerdeki hücre yapıları genel olarak insanlardakine benzerdir.
  9. This vaccine is significantly different from older formulations.Bu aşı eski formülasyonlardan belirgin biçimde farklıdır.
  10. The energy content of the two diets was made equal to avoid bias.Yanlılığı önlemek için iki diyetin enerji içeriği eşit tutuldu.
5. İsim + Edat Kalıpları
Belirli isimlerden sonra gelen zorunlu edatlar. Akademik ve tıbbi metinlerde çok sık geçer.
risk of / danger of -e yakalanma riski N + PREP
Kullanım: Her ikisi de "of" alır. "Risk" akademik metinlerde çok yaygın.
risk / danger of + [olay / hastalık]
🩺 Tıp Diliyle 10 Örnek
  1. Smoking greatly increases the risk of lung cancer.Sigara akciğer kanseri riskini büyük ölçüde artırır.
  2. There is a small risk of infection after any surgical procedure.Her cerrahi işlemden sonra küçük bir enfeksiyon riski vardır.
  3. Obesity raises the risk of developing diabetes.Obezite diyabet gelişme riskini artırır.
  4. The risk of a stroke rises sharply with age.İnme riski yaşla birlikte keskin biçimde artar.
  5. There is a real danger of anaphylaxis if the patient is allergic to the drug.Hasta ilaca alerjikse anafilaksi tehlikesi gerçektir.
  6. Regular exercise reduces the risk of cardiovascular disease.Düzenli egzersiz kardiyovasküler hastalık riskini azaltır.
  7. Untreated diabetes carries a high risk of kidney failure.Tedavi edilmeyen diyabet yüksek böbrek yetmezliği riski taşır.
  8. The risk of premature birth is higher in women with hypertension.Erken doğum riski hipertansiyonu olan kadınlarda daha yüksektir.
  9. Overdose carries a serious danger of respiratory failure.Aşırı doz alma ciddi solunum yetmezliği tehlikesi taşır.
  10. Vaccination has substantially reduced the risk of measles worldwide.Aşılama dünya genelinde kızamık riskini önemli ölçüde azaltmıştır.
effect on / impact on / influence on üzerinde etki N + PREP
Kullanım: Bir şeyin başka bir şey üzerindeki etkisi. Üçü de "on" alır. "Effect" nötr, "impact" güçlü, "influence" dolaylı etkidir.
effect / impact / influence of X on Y
YAYGIN HATA: "effect of X on Y" — "of" ve "on" birlikte kullanılır. "Effect at" veya "effect for" yanlıştır.
🩺 Tıp Diliyle 10 Örnek
  1. The effect of stress on the immune system is well documented.Stresin bağışıklık sistemi üzerindeki etkisi iyi belgelenmiştir.
  2. Chemotherapy has a significant impact on quality of life.Kemoterapinin yaşam kalitesi üzerinde belirgin bir etkisi vardır.
  3. Genetics has a strong influence on the risk of certain diseases.Genetiğin belirli hastalıklara yakalanma riski üzerinde güçlü bir etkisi vardır.
  4. Air pollution has a serious effect on children's respiratory health.Hava kirliliğinin çocukların solunum sağlığı üzerinde ciddi bir etkisi vardır.
  5. The pandemic had a devastating impact on healthcare systems worldwide.Salgının dünya çapında sağlık sistemleri üzerinde yıkıcı bir etkisi oldu.
  6. Peer support has a positive influence on patient recovery.Akran desteğinin hasta iyileşmesi üzerinde olumlu bir etkisi vardır.
  7. Sleep deprivation has a measurable effect on reaction time.Uyku yoksunluğunun tepki süresi üzerinde ölçülebilir bir etkisi vardır.
  8. Alcohol has a direct effect on liver enzymes.Alkolün karaciğer enzimleri üzerinde doğrudan bir etkisi vardır.
  9. The new law had a positive impact on vaccination rates.Yeni yasanın aşılama oranları üzerinde olumlu bir etkisi oldu.
  10. Family history has a strong influence on the likelihood of certain cancers.Aile öyküsünün belirli kanserlere yakalanma olasılığı üzerinde güçlü bir etkisi vardır.
increase / decrease / rise / fall in -de artış / azalış N + PREP
Kullanım: Hangi değişkende değişim olduğunu belirtir. Her zaman "in" alır. "Change in" de aynı şekilde.
increase / decrease / rise / fall in + [değişken]
🩺 Tıp Diliyle 10 Örnek
  1. There has been a sharp increase in antibiotic resistance.Antibiyotik direncinde keskin bir artış olmuştur.
  2. A steady decrease in heart disease has been observed over the past decade.Son on yılda kalp hastalığında istikrarlı bir azalış gözlenmiştir.
  3. The rise in obesity rates is a major public health concern.Obezite oranlarındaki artış büyük bir halk sağlığı endişesidir.
  4. There was a marked fall in the child's blood pressure after the medication.İlaçtan sonra çocuğun tansiyonunda belirgin bir düşüş oldu.
  5. Vaccination has led to a dramatic decrease in childhood mortality.Aşılama çocukluk çağı ölümlerinde çarpıcı bir azalışa yol açmıştır.
  6. The steep increase in diabetes cases reflects changing lifestyles.Diyabet vakalarındaki keskin artış değişen yaşam tarzlarını yansıtır.
  7. A slight rise in body temperature is normal after vaccination.Aşıdan sonra vücut ısısında hafif bir yükselme normaldir.
  8. Any sudden fall in oxygen saturation must be investigated immediately.Oksijen doygunluğundaki her ani düşüş derhal araştırılmalıdır.
  9. The decrease in smoking has been slower than expected.Sigara kullanımındaki azalış beklenenden yavaş olmuştur.
  10. A gradual increase in life expectancy has been documented worldwide.Dünya çapında yaşam beklentisinde kademeli bir artış belgelenmiştir.
exposure to / access to / response to -e maruz kalma / -e erişim / -e yanıt N + PREP
Kullanım: Üçü de "to" alır. Tıbbi metinlerin en sık geçen isimleri.
exposure / access / response to + [uyarıcı / kaynak / uyarı]
🩺 Tıp Diliyle 10 Örnek
  1. Prolonged exposure to sunlight increases the risk of skin cancer.Güneşe uzun süre maruz kalmak cilt kanseri riskini artırır.
  2. Equal access to healthcare remains a global challenge.Sağlık hizmetlerine eşit erişim küresel bir sorun olmaya devam etmektedir.
  3. The tumour's response to chemotherapy has been excellent.Tümörün kemoterapiye yanıtı mükemmel olmuştur.
  4. Occupational exposure to asbestos is a known cause of mesothelioma.Mesleki asbeste maruz kalmak mezotelyomanın bilinen bir nedenidir.
  5. Rural areas often have limited access to specialist medical care.Kırsal alanların uzman tıbbi bakıma erişimi sıklıkla kısıtlıdır.
  6. The immune response to the vaccine peaks around three weeks after administration.Aşıya karşı bağışıklık yanıtı uygulamadan yaklaşık üç hafta sonra zirveye ulaşır.
  7. Repeated exposure to loud noise can permanently damage hearing.Yüksek gürültüye tekrar tekrar maruz kalmak işitmeye kalıcı zarar verebilir.
  8. Improved access to clean water reduces childhood diarrhoea.Temiz suya erişimin iyileştirilmesi çocukluk çağı ishalini azaltır.
  9. The patient's response to the antidepressant was gradual.Hastanın antidepresana yanıtı kademeli oldu.
  10. Radiation exposure to the thyroid can cause long-term damage.Tiroide radyasyon maruziyeti uzun vadeli hasara yol açabilir.
concern about / need for / demand for -e ilişkin endişe / -e ihtiyaç / -e talep N + PREP
Kullanım: concern about/over, need for, demand for. Farklı edatlar farklı isimlerle: "concern about" (endişe konusu), "need for" (ihtiyaç), "demand for" (talep).
concern about + [problem]; need / demand for + [şey]
🩺 Tıp Diliyle 10 Örnek
  1. There is growing concern about the safety of certain food additives.Bazı gıda katkı maddelerinin güvenliğine ilişkin artan bir endişe vardır.
  2. There is an urgent need for more trained nurses in rural areas.Kırsal alanlarda daha fazla eğitimli hemşireye acil ihtiyaç vardır.
  3. Demand for mental health services has risen sharply.Ruh sağlığı hizmetlerine olan talep keskin biçimde artmıştır.
  4. Concerns about vaccine side effects have been shown to be largely unfounded.Aşı yan etkilerine ilişkin endişelerin büyük ölçüde asılsız olduğu gösterilmiştir.
  5. There is a strong need for personalised treatment plans.Kişiselleştirilmiş tedavi planlarına güçlü bir ihtiyaç vardır.
  6. Demand for intensive care beds surged during the pandemic.Salgın sırasında yoğun bakım yataklarına olan talep hızla arttı.
  7. Public concern about antimicrobial resistance has led to new policies.Antimikrobiyal dirence ilişkin kamuoyu endişesi yeni politikalara yol açmıştır.
  8. The need for early screening cannot be overstated.Erken taramaya olan ihtiyaç ne kadar vurgulansa azdır.
  9. Demand for organ donors far exceeds the current supply.Organ bağışçısına olan talep mevcut arzı çok aşmaktadır.
  10. There are legitimate concerns about long-term use of certain painkillers.Bazı ağrı kesicilerin uzun süreli kullanımına ilişkin haklı endişeler vardır.
6. Akademik / Resmî Edat Kalıpları
Akademik yazının kalıplaşmış edat öbekleri. YÖKDİL çeviri, cloze test ve paragraf tamamlama sorularında kesinlikle çıkar.
due to / owing to -den dolayı, -e bağlı olarak akademik edat öbeği
Kullanım: "Because of" ile eş anlamlıdır. Arkasına isim alır, cümle DEĞİL. "Owing to" daha resmî.
due to / owing to + [isim / V+ing]
🩺 Tıp Diliyle 10 Örnek
  1. Surgery was cancelled due to the patient's uncontrolled hypertension.Ameliyat hastanın kontrolsüz hipertansiyonu nedeniyle iptal edildi.
  2. The rise in life expectancy is largely due to better healthcare.Yaşam beklentisindeki artış büyük ölçüde daha iyi sağlık hizmetine bağlıdır.
  3. Owing to advances in imaging, tumours can be detected much earlier.Görüntülemedeki ilerlemeler sayesinde tümörler çok daha erken saptanabilmektedir.
  4. The trial was halted due to unforeseen side effects.Deneme öngörülmeyen yan etkiler nedeniyle durduruldu.
  5. Many hospital admissions owe to preventable causes such as falls.Birçok hastane yatışı düşme gibi önlenebilir nedenlere bağlıdır.
  6. Delays in diagnosis are often due to vague initial symptoms.Tanıdaki gecikmeler sıklıkla belirsiz ilk belirtilerden kaynaklanır.
  7. Due to the shortage of donors, many patients die on the transplant list.Bağışçı azlığı nedeniyle birçok hasta nakil listesinde ölmektedir.
  8. The improvement is owing to a multidisciplinary approach.İyileşme çok disiplinli bir yaklaşım sayesindedir.
  9. The rise in resistant bacteria is due to antibiotic misuse.Dirençli bakterilerdeki artış antibiyotik yanlış kullanımından kaynaklanmaktadır.
  10. The decline in smoking is owing to effective public health campaigns.Sigara kullanımındaki düşüş etkili halk sağlığı kampanyaları sayesindedir.
in terms of / with regard to / regarding -le ilgili olarak, -bakımından akademik edat öbeği
Kullanım: "In terms of" = "açısından"; "with regard to / regarding" = "hakkında/ilgili olarak". Tartışılan konunun boyutunu netleştirir.
in terms of / with regard to + [konu / boyut]
🩺 Tıp Diliyle 10 Örnek
  1. The two treatments are similar in terms of effectiveness but differ in cost.İki tedavi etkinlik açısından benzerdir ama maliyet bakımından farklıdır.
  2. With regard to antibiotics, patients must complete the entire course.Antibiyotiklerle ilgili olarak hastalar kürün tamamını bitirmelidir.
  3. The new drug is superior in terms of reduced side effects.Yeni ilaç azaltılmış yan etkiler açısından üstündür.
  4. Regarding the recent outbreak, additional measures have been introduced.Son salgınla ilgili olarak ek önlemler alınmıştır.
  5. Countries differ widely in terms of vaccination coverage.Ülkeler aşılama kapsamı bakımından geniş farklılıklar gösterir.
  6. With regard to pain management, opioids are being replaced by safer alternatives.Ağrı yönetimiyle ilgili olarak opioidler daha güvenli seçeneklerle değiştirilmektedir.
  7. The study analysed the population in terms of age, gender and income.Çalışma popülasyonu yaş, cinsiyet ve gelir açısından analiz etti.
  8. Regarding nutritional needs, elderly patients require special attention.Beslenme ihtiyaçlarıyla ilgili olarak yaşlı hastalar özel dikkat gerektirir.
  9. The two hospitals were comparable in terms of mortality rates.İki hastane mortalite oranları bakımından karşılaştırılabilirdi.
  10. With regard to mental health, early intervention improves outcomes.Ruh sağlığıyla ilgili olarak erken müdahale sonuçları iyileştirir.
by means of / in the absence of -yardımıyla / -olmadığı takdirde akademik edat öbeği
Kullanım: by means of = araç/yöntem; in the absence of = yokluğunda, olmayınca.
by means of + [yöntem]; in the absence of + [şey]
🩺 Tıp Diliyle 10 Örnek
  1. The diagnosis was confirmed by means of an advanced imaging technique.Tanı, gelişmiş bir görüntüleme yöntemi aracılığıyla doğrulandı.
  2. In the absence of clear symptoms, a comprehensive screen is recommended.Belirgin belirtilerin yokluğunda kapsamlı bir tarama önerilir.
  3. The tissue was analysed by means of a specialised staining procedure.Doku, özel bir boyama işlemi aracılığıyla analiz edildi.
  4. In the absence of a family history, genetic testing may still be warranted.Aile öyküsü olmasa da genetik test yine de gerekli olabilir.
  5. The tumour was located by means of contrast-enhanced MRI.Tümör, kontrastlı MR aracılığıyla lokalize edildi.
  6. In the absence of effective vaccines, prevention relies on hygiene.Etkili aşıların yokluğunda korunma hijyene dayanır.
  7. The bleeding was controlled by means of a compression bandage.Kanama, bir baskılı bandaj aracılığıyla kontrol altına alındı.
  8. In the absence of antibiotics, many post-operative deaths occurred in the past.Antibiyotiklerin yokluğunda geçmişte pek çok ameliyat sonrası ölüm görülüyordu.
  9. Blood tests are performed by means of automated analysers.Kan testleri otomatik analizörler aracılığıyla yapılır.
  10. In the absence of insulin, glucose cannot enter the cells.İnsülinin yokluğunda glukoz hücrelere giremez.
in accordance with / in contrast to -e uygun olarak / -in aksine akademik edat öbeği
Kullanım: in accordance with = uyum; in contrast to = zıtlık. Akademik çeviri sorularının favorileri.
in accordance with / in contrast to + [şey]
🩺 Tıp Diliyle 10 Örnek
  1. Treatment was carried out in accordance with the WHO guidelines.Tedavi DSÖ kılavuzlarına uygun olarak yürütüldü.
  2. In contrast to Type 1 diabetes, Type 2 usually develops later in life.Tip 1 diyabetin aksine Tip 2 genellikle yaşamın daha ileri dönemlerinde gelişir.
  3. Medications were administered in accordance with the physician's orders.İlaçlar hekimin talimatlarına uygun olarak verildi.
  4. In contrast to earlier studies, this trial found no significant benefit.Önceki çalışmaların aksine bu deneme belirgin bir yarar saptamadı.
  5. The clinical trial was conducted in accordance with ethical standards.Klinik deneme etik standartlara uygun olarak yürütüldü.
  6. Bacteria multiply rapidly, in contrast to viruses, which need a host cell.Bakteriler hızla çoğalırken virüsler ise bunun aksine bir konak hücreye ihtiyaç duyar.
  7. Vaccines are stored in accordance with strict cold-chain protocols.Aşılar sıkı soğuk zincir protokollerine uygun olarak saklanır.
  8. In contrast to traditional chemotherapy, targeted therapy spares healthy cells.Geleneksel kemoterapinin aksine hedefe yönelik tedavi sağlıklı hücreleri korur.
  9. Doctors must act in accordance with established patient safety standards.Doktorlar yerleşik hasta güvenliği standartlarına uygun hareket etmelidir.
  10. In contrast to earlier beliefs, ulcers are now known to be caused by bacteria.Önceki inançların aksine ülserlerin bakteriler tarafından oluşturulduğu artık biliniyor.
7. Sık Karıştırılan Edatlar
Bu edatlar YÖKDİL Sağlık'ta öğrencilerin en çok tökezlediği çiftlerdir. Her birinin doğru ve yanlış kullanım örneklerini bilmek gerekir.
Hızlı Karşılaştırma Tablosu: Aşağıdaki karşıtlar YÖKDİL'de sürekli soru olarak gelir.
Edat Anlam Doğru Kullanım Yanlış Kullanım
at saat, nokta at 8 a.m., at the door at Monday, at July
on gün, tarih, yüzey on Monday, on the wall on the morning (→ in)
in ay, yıl, uzun süre in July, in 2020, in the morning in Monday
by en geç, aracılığıyla by Friday, by train by the whole week (→ during)
until -e kadar (devam eden) Wait until Friday. Be here until 5 (→ by)
for süre miktarı for two years for 2020 (→ since)
since başlangıç noktası since 2020 since two years (→ for)
between iki nesne arası between A and B between three people (→ among)
among üç+ arasında among children among A and B (→ between)
in süre içinde (gelecek) in two days = 2 gün sonra
within -den önce/içinde within two days = 2 gün içinde
result in SONUÇLA sonuçlanmak Smoking results in cancer. Cancer results in smoking.
result from SEBEPTEN kaynaklanmak Cancer results from smoking. Smoking results from cancer.
differ from -den farklıdır A differs from B. A differs than B.
differ in -de farklıdır (yön) They differ in size.
protect against/from -e karşı korumak vaccine protects against flu vaccine protects for flu
similar to -e benzer similar to arthritis similar with arthritis
due to -den dolayı (+ isim) due to fever due to he was ill (→ because)
despite -e rağmen (+ isim) despite pain despite of pain (→ despite)
SINAV REFLEKSLERI:
  • at → dakika, saat, spesifik nokta
  • on → gün, tarih, yüzey
  • in → ay, yıl, mevsim, uzun süre, kapalı alan
  • by → en geç, aracılığıyla, tarafından
  • until → o zamana dek devam eden
  • for → süre uzunluğu → present perfect
  • since → başlangıç noktası → present perfect
  • between → 2 nesne; among → 3+ nesne
  • in → gelecek; within → aynı süre içinde
  • result IN → SEBEP → SONUÇ; result FROM → SONUÇ ← SEBEP